Cüce hizaya sokuyor insanı, hizadan çıkarıyor ya da.
['80 sonrası "en iyi on türk romanı" soruşturması
yeniden Cüce'ye götürdü beni. Bir "nesne" olarak
da çok albenili!]
Desenler: Mustafa Horasan
['80 sonrası "en iyi on türk romanı" soruşturması
yeniden Cüce'ye götürdü beni. Bir "nesne" olarak
da çok albenili!]
Desenler: Mustafa Horasan
YKY, Ekim 2001
![Fotoğraf: Cüce hizaya sokuyor insanı, hizadan çıkarıyor ya da.
['80 sonrası "en iyi on türk romanı" soruşturması
yeniden Cüce'ye götürdü beni. Bir "nesne" olarak
da çok albenili!]
Desenler: Mustafa Horasan
YKY, Ekim 2001
Geçen yıl (2000), ara sıra kaldığımız yazlık köy evimizdeki komşularımdan biri; tek başına yaşayan bir kadın öldü. Benden beş-altı yaş büyüktü sanırım. Ara sıra evine çağırırdı beni, sohbet ederdik. Siyasetle, edebiyatla, sanatla, özellikle sinemayla çok ilgiliydi. En sevdiği yönetmen Lütfü Akad'dı, onun için, "Türkiye'de sinemacı olmak talihsizliğine uğramış dehadır!" derdi. Bir çoban köpeği beslerdi. Divan şiirini de çok iyi bilirdi. Sokmazdı evine yakınımızdaki tarlada rençberlik eden Hatice Abla'dan, oğlu Yıldırım'dan bir de benden başka kimseyi. Pasaklı bir hanımdı oldukça; çok az eşyası vardı yine de eşya yığılı darmadağın bir ev sezerdim boşlukların altında, koltuğa otururken toz kaplardı havayı, yapış yapıştı çay fincanları, duvarların asıl renginin yerini alan akneli akıntılar değişik bir manzara resminin önünde oturduğum duygusunu uyandırırdı. Acaib bir duvar saati zamanı geldiğinde beyin zonklatan perdelerde çalardı. Yukarı kata çıkan iki merdivenden birinin daracık sarmal ve dar olduğunu artık onu iptal ettiğini söylemişti, berikinin kararmıştı limonlukları, basamakları yer yer erimiş, dimdikti. Koca kafalı ahşap trabzanları, anımsatırdı sarıklı mezar taşlarını. (...) Zenîme'ydi adı. Zaman zaman kederli, derin yeislere kapılmış bulurdum onu, zaman zaman neşeyle taşmış kırıp geçirirdi gülmekten insanı. Güzelliği silinmemişti büsbütün. Lokma gözlü, uzun boylu, incecik, düzgün vücutluydu; kadınsı çizgileri yerindeydi halâ. Tuhaf kostümlerle dolaşırdı evin içinde. Her giydiğinin bir anısı vardı. Şunu babasıyla Fifth Avenue'dan, şunu Lahore'dan Alman sevgilisiyle, berikini Kinshasa'dan almış olurdu. Bir seferinde sabah kahvesine gitmiştim, Chanel'in siyah tül ve ipek dantel karışımı yerlere kadar uzun dekolte bir gece giysisiyle karşıladı beni. Bir seferinde de gene siyah payetlerle işlenmiş muslinden bir Chanel kılıfıyla oturdu oklavayutmuş gibi; kafasında da Madame Matisse'in şapkasını andıran ufak siyah tekerlek şapkası! Gençliğinde bir Chanel tutkunu olduğunu da o gün kendisi söyledi. Babasının işi dolayısıyla (bu işin ne olduğu netlikle anlaşılamadı hiç) Gabrielle Chanel ve çevresiyle de tanışmış. Hayatı boyunca 'Cuir de Russie' sürünmüş! Giderek Jean Cocteau, Darius Milhaud, Francis Poulenc'in de içinde olduğu "Altılar Grubu"yla sıkı fıkı arkadaşlık etmiş... Bu hesaba göre doksanlarında falan olmalıydı ama doğrusu göstermiyordu hiç. Chanel giysileriyle olduğunda araya her zamankinden değişik tırtıklı bir uzaklık koyar biraz yukardan bakardı bana. Ancak dolaşırdı çoğunlukla özensiz bir pantolon ve kazakla. Bana söylediğine göre, Kabil'de doğmuş, ilk okula kadar oralarda yaşamışlar sonra ülkeye dönmüşlerdi, Niğde'de bitirmiş ilk okulu, ardından babasıyla hemen hemen tüm dünyayı dolaşmıştı; annesinden pek söz etmezdi. Bir de ağabeyi varmış erken yaşta yitirdiği. Babasının, 'Babai' şeyhi olduğunu bir gün ağzından kaçırmış gibi yapmıştı. Aslında "Diplomat" sayılırdı, dedi babası için. "Nerede gömülüdür babanız?" diye sorduğumda, dedi "İstanbul'da, Sahra-yı Cedit'te!" Kafamı kurcalayan bir çok şey vardı anlattıklarında ama değildi dönüp soru sorulacak birisi. Ne anlattıysa o kadar kendisi. Bir kez evlenip ayrılmış. O kocadan, yıllardır yüzünü görmediği, yaşayıp yaşamadığını bile bilmediği bir oğlu olmuş. Ama ne özlemini çekerdi ne de sözünü ederdi! (Zaten sık sık, anılardan nefret ettiğini, anı yazmak kadar ucuz bir şey olamayacağını, gerçekse yazılanlar geçmişini satmak anlamına geldiğini, gerçek değilse ki mutlaka yalanlarla doluydu anılarımız, insanlığa yararı olmayan özlem ve özentilerden, böbürlenmelerden başka bir şey değildi.) Şimdilerde ellilerinde olmalıydı oğlu diye geçirdim o anlatırken, ne güzeldi elli yaşında bir oğlu olması bu kadının oysaki! Hayatının herkese kapadığı bir noktası bir gizi, gerçek bir acısı olmalıydı bence, ama yine de dolu dolu yaşamış, dünyanın her bir yerinde sevgilileri olmuş; gözü arkada kalmamış, güçlü bir kadına benziyordu.](https://fbcdn-sphotos-e-a.akamaihd.net/hphotos-ak-frc3/p480x480/998318_315673381904077_315304709_n.jpg)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder